Kusursuzluk Yasası
Biz, kendimizi sürekli başkalarıyla kıyaslayacak şekilde yetiştirildik. Eğitimimiz ve kültürümüz de ona dayanır.
Böylece, olduğumuzdan daha başka biri olabilmek için uğraşırız. (J. Krishnamurti)
Ruhsal bir perspektiften bakınca herkes ve her şey kusursuzdur. Yaşadığımız ıstırap, sevinç, üzüntüler büyük bir tekâmül süreci ile ilgilidir ve mükemmeldir. Kendimiz de dahil olmak üzere herkesin, her şeyin kusursuzluğunu kabul ederek, aslında her şeyin uygun olduğunu hatırlayarak huzura kavuşabiliriz. Bir çocuğu sürekli eleştirip kusurlarını bulursanız onun muhteşemliğinden asla haberdar olamazsınız.
Kendi en iyi yanınızı görmeye başlayın ve en iyi yanınızı ortaya çıkarın. O sizin zaten içinizdedir. Sadece çok iyi saklanmış olduğu için görmek zordur. Tanrı ile bir olduğunuzu fark ettiğiniz zaman kendi en iyi yanınızı görürsünüz ve kendinizi küçük görmeyi bırakıp, gerçek kimliğinizle ilgili tüm yanlış imajı düşüncenizden uzaklaştırırsınız.
Mükemmelmiş gibi davranmayı bırakmalıyız. Mükemmel olma zorunluluğumuz yoktur, böyle bir zorunluluk hissetmemiz sadece omuzlarımıza muazzam bir yük bindirir ve hayatımızda iyileşme yaratmamız gereken alanları görmemizi önler. Bunun yerine yaratıcı farklılığımızı, bireyselliğimizi keşfedebilir, bizi başkalarından ayıran özelliklerimiz için kendimizi takdir edebiliriz.
Hepimizin bu dünyada oynayacağı eşsiz bir rol vardır ve biz kendimizi devamlı eleştirirsek o rolü de engellemiş oluruz. İnsanoğlunun en büyük sorunu mükemmellik peşindeki arayışıdır. Aslında mükemmelliği yaratan bizim algımızdır. Düşüncelerimiz ise algılarımızı oluşturur. Yarısına kadar su doldurulmuş bir bardağı boş ta görebiliriz dolu da. Bu, bardağı nasıl görmeyi istememiz ile alakalıdır.
Düşüncelerimiz hayatımızı yönettiği sürece mutlaka karşıtlıklar olacaktır. Güzel-çirkin, doğru-yanlış, iyi-kötü bizim düşüncelerimizin eseridir. Her şey zıddıyla var olur. Bu, dünyanın kuruluşunun temelidir. Bir şeyin sadece tek bir tarafı mükemmel değildir. Önemli olan, her şeyde mükemmeli görebilmektir. İnsanlar mükemmel olma istek ve azimlerinin kendilerine başarı, onay, sevgi ve takdir kazandıracağını sanırlar ama genellikle tam tersi olur. Başarılı olsalar da, kullandıkları yöntemler onları çok istedikleri “sevgi” ve “kabul görme” den mahrum bırakır. İnsanlar, sadece yaptığı işlerin değil, bulunduğu ortamın, yediği içtiği her şeyin, gezdiği her yerin mükemmel olmasını da isterler.
Bazı alışkanlıkların iyi ya da kötü olması, bulunduğunuz duruma göre değişir. Eğer zaman kaybetmenize neden olacak kadar mükemmeliyetçiyseniz bu kötü bir alışkanlıktır, ancak güvenliğin ön planda olması gereken bir iş yapıyorsanız, mükemmeliyetçi olmanız hayat kurtarabilir.
Değer yargılarımızdan dolayı bazen mükemmelliğin farkında olamayız. Bu durum bizim bakış açımızla ilgilidir. Bu yüzden hayatı, kendi değer yargılarımıza hapsetmemek gerekir. Hayatımız hep bir arayışla geçer. Daha iyisini buluruz diye önümüze çıkan fırsatları geri iteriz. Ne zamanki, düşüncelerin ardına geçeriz, hayatı olduğu gibi deneyimlemeye başlarız, işte o zaman her şeyin ne kadar mükemmel ve kusursuz olduğunu görmeye başlarız. Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığınızda bu zaten mükemmeldir. Hayatı akışına bırakın, kontrol etmeye çalışmayın, hayatı kendinize zehir etmeyin. Mükemmeli aramayı bırakın, zaten her şey mükemmel.
ÇATLAK TESTİ
Bir zamanlar geçinmek için yaşadığı kasabaya uzak bir nehirden her gün su taşıyan bir sucu varmış. Su taşımak için omuzlarında dengede tuttuğu bir sopanın iki ucuna iki toprak testi asıyormuş. Testilerden biri parlak kırmızı renkte, düzgün ve tamamen su geçirmezmiş. Diğeri ise eski, rengi solmuş ve biraz çatlakları olan bir testiymiş ve yolda giderken biraz su sızdırıyormuş.
Zaman geçtikçe testinin çatlakları öyle artmış ki sucu kasabaya ulaştığında taşıdığı suyun ancak yarısını getirebiliyormuş. Testi her gün daha fazla su sızdırmaya başlamış. Testi için bu durum öyle büyük bir utanç kaynağı haline gelmiş ki, sonunda utancını daha fazla gizleyemeyerek sucuya seslenmiş: “Sahip, lütfen beni kır, at beni, kurtul benden, bu ıstıraba artık katlanamıyorum. Ben artık suyu tutamıyorum ve benim kusurlarım yüzünden sen her gün iki kat fazla çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Benim yerime işimi daha iyi görecek bir testi al, böylece daha az çalışıp daha çok kazanırsın. Lütfen bu ıstıraba bir son ver artık” demiş.
“Ah, sen kendin hakkında böyle mi düşünüyorsun? Öyleyse lütfen izin ver de yarın nehirden dönerken sana bir şey göstereyim” demiş sucu.
Ve ertesi gün iki testiyi de doldurup her zaman yaptığı gibi sağlam testiyi sopanın sağına, çatlak olanı da soluna takan sucu, patikanın sağını işaret ederek sormuş: “Ne görüyorsun söyle.”
Testi cevaplamış: “Toz, toprak, taşlar görüyorum.” Bunu duyan sucu yolun sol tarafını göstererek sormuş. “Peki, bu tarafta ne görüyorsun?”
Testi cevaplamış: “Ah bu tarafta çimen, yabani otlar, çiçekler var.”
“Evet” demiş sucu. “Bu güzelliği her gün patikanın bu tarafına biraz su damlatarak sen yarattın. Toprağın susuzluğunu giderdin, uyuyan tohumlara can verdin ve açan çiçekleri besledin.” Her hafta patikanın bu yanından çiçek toplayıp karıma götürüyorum. Bu güzelliğin, onun benim hayatıma getirdiği güzelliği anımsattığını bilsin istiyorum. Ve evimden bu yüzden de neşe hiç eksik olmuyor. “Evet, çatlak testi, suyu taşıma konusunda yeterli olmayabilirsin ama suyunu fark etmeden toprakla paylaşarak üzerinde yaşadığımız yeri besleyip güzelleştiriyorsun.”
Bu hikâyede olduğu gibi, hepimiz olduğumuz halimizle mükemmeliz. Hepimiz bir şekilde biraz çatlak testiyiz. Mükemmellik, ulaşılması mümkün olmayan bir hedeftir. Eğer bu dünyaya bir katkı sağlayacaksak bunu bir bütün olarak, hem güçlü hem de zayıf yönlerimiz ile yaparız. Kendimize ait özellikleri dışlayarak dünyaya bir yarar sağlayamayız.
Artık kendi çatlaklarımızı, kusurlarımızı kucaklama, onların bizi biricik yapan şeyler olduğunu kabul etme zamanıdır. Biz onlarla “muhteşem” ve “tam”ız.

