HaberlerKültür & SanatTarih & Kent Belleği

İlk Müslüman Kadın Fotoğrafçılar

OSMANLI’DAN CUMHURİYETE FOTOĞRAFÇILIĞIN GELİŞİMİ VE

ilk Müslüman kadın fotoğrafçılar

İşgal İstanbul’unda ilk kadın fotoğrafçılar: Naciye ve Muzaffer Hanımlar

1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiği zaman Osmanlı kadınlarının bir işte fiilen çalışmaları, bir iş kurmaları ve kurmuş oldukları işten hayatlarını kazanmaları düşünülmezken Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ekonomik sıkıntılar toplumsal dengeleri altüst eder, geleneksel tabuların yıkılmasına olanak sağlar. Böyle bir ortamda hayatını profesyonel anlamda fotoğrafçılık yaparak kazanmış iki kadın girişimci Naciye ve Muzaffer Hanımlar kendilerinden söz ettiren kadın fotoğrafçılar olur.

Naciye Suman, 1881’de Üsküp’te bir paşa kızı olarak dünyaya gelir. 22 yaşında o zamanlar yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey’le evlenir. Balkan Savaşı’nın sonuna gelindiğinde; üç çocuk dünyaya getirmiş, dördüncüsüne de hamiledir. Osmanlı Balkan savaşlarında ağır bir yenilgi alarak 500 sene elinde tuttuğu Rumeli’deki toprakları kaybedince, çileli bir dönem başlar. İsmail Hakkı Bey eşini ve çocuklarını bir asker arkadaşına teslim ederek, askerleriyle Viyana’ya sığınır. Aile İstanbul’a geldiğinde Beşiktaş Yıldız’daki Sait Paşa konağına yerleşir. İsmail Hakkı Bey ise Viyana’da kaldığı zaman zarfında fotoğrafçılığı öğrenir. Ailesinin yanına dönerken fotoğraf malzemelerini de beraberinde getirerek, evin çatı katını bir stüdyoya çevirir. Eskiden evlerin çatı katlarında çamaşırlık olduğunu belirten kızı Nedret Ekşigil, burada her yerin camla kaplı olduğunu, çekim esnasında ışığın, camlardaki perdelerle yönlendirildiğini söylüyor. İsmail Hakkı Bey’in fotoğraf merakı tüm aileye de geçer, öyle ki, çatı katı keyifle vakit geçirdikleri bir alana dönüşür.

Daha sonra, Birinci Dünya Savaşı patlak verince, İsmail Hakkı Bey Çanakkale Cephesi’nde görevlendirilir. Çanakkale Savaşları sırasında kalbinden ve kasığından ağır yaralanır ve 1917 yılında yeniden İstanbul’a dönmek durumunda kalır. Naciye Hanım, işte bu zorlu ve uzun savaş yıllarında, paralarının tükenmesi üzerine aileden kalma gümüş bir tepsiyi satmak zorunda kalır. Ancak bu üzücü olay, önemli kararlar alacağı bir dönüm noktası olur. “Ben insan değil miyim, ben hayatımı kazanamaz mıyım, çocuklarıma bakamaz mıyım? İlla ki bunları satarak mı yaşayacağız” der ve bir fotoğrafhane açmaya karar verir. Naciye Hanım’ın fotoğrafhane açmaya karar vermesi ile gerekli her şey zaten çatı katında mevcuttur. Sadece tabela yaptırmak kalır. Konağın önüne astıkları tabelada “Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi – Naciye” yazılıdır.

Aslında o yıllarda, halk fotoğrafa pek iyi gözle bakmaz; ilk fotoğrafhanelerden olan Resne ve Yeraltı fotoğrafhaneleri tehdit edilir, vitrinler kırılsa da Naciye Hanım kolay kabul görür. O dönemde kadınların erkek fotoğrafçılar karşısında peçelerini açmaları pek hoş karşılanmadığı için, fotoğrafhane kadın müşteriler için önem kazanır. Kadınlar, Naciye Hanım’ın karşısında rahatlıkla yüzlerini ve omuzlarını açıp, saçlarını dökerek poz verirler. Bu özel fotoğraflarını, cephede savaşan eşlerine, özlem dolu mektuplarıyla birlikte gönderirler.

İkinci Meşrutiyet döneminin radikal feminist kadın dergisi Kadınlar Dünyası, 1921 yılında yayınlanmış olan 194-2 numaralı sayısında, “Hanımlar Fotoğrafçısı Naciye” adıyla kadınlar için bir fotoğrafçı dükkânı açmış olan Naciye Hanım’dan şu sözlerle bahseder: “Naciye Hanım namında bir hemşiremizin kadınlara mahsus bir fotoğrafhane idare etmekte olduğunu haber aldık. Bu müteşebbis ve faal hemşiremizi takdir ve teşvik etmek borcumuzdur.”

Naciye Hanım yalnızca profesyonel fotoğrafçılık ile yaşamını temin etmekle kalmaz, sanatını kadınlara öğretmek üzere fotoğrafçılık dersleri de verir. Kızı Nedret Ekşigil’in anlattığına göre, Naciye Hanım, Sultan 5. Mehmed Reşad’ın torunlarına fotoğrafçılık dersleri vermek üzere haftanın iki günü Yıldız Sarayı’na gider, hatta bazen de bu sultan hanımları Beyazıt’taki atölyesine davet ederek, karanlık odada onlarla birlikte çalışır. Saraya gittiği zamanlarda, saray içinde yaşayan harem mensubu diğer kadınların da çeşitli fotoğraflarını çeker.

Kızı Nedret Ekşigil, anılarında stüdyoda yalnızca kadınları değil, erkek müşterileri de rahat ettirmeyi başarmış olan Naciye Hanım’ın mütareke günlerinde başından geçmiş olan ilginç bir hikâyeyi de aktarıyor: “Bir gün fotoğrafhaneye elinde bavuluyla genç bir adam geldi. Anneme ‘hanımefendi affedersiniz, söyleyeceklerim aramızda kalsın. Kadın kıyafetine girerek fotoğraf çektirmek istiyorum’ dedi. Adam giyindi, boyandı, süslendi. Aman Allah’ım ne kadar çok resim çektirdi. Artık annemin daimi müşterisi olmuştu. Deli olmadığını anlamıştık. Ona ‘tuhaf bir adam’ gözüyle bakardık.”

Naciye Hanım’ın fotoğrafhanesi Mütareke Dönemi’nde işgal kuvvetlerinde görevli bulunan Fransız subayların eşlerinin de hücumuna uğrar. Naciye Hanım ayrıca Kurtuluş Savaşı günlerinde İstanbul’da düzenlenen mitinglere katılarak buralarda fotoğraflar çeker. Savaştan sonra, Naciye Hanım’ın kızı Nedret Ekşigil evlenir ve Ankara’ya taşınır. Naciye Hanım ise 11 yıldır sürdürmekte olduğu fotoğrafçılık mesleğini 1930 yılında bırakarak Ankara’ya kızının yanına taşınır. Arşivi ise yok olur. Yaptığı işin ne denli önemli olduğunun farkında bile değildir.

Seyyar fotoğrafçı

Muzaffer Hanım

Muzaffer Hanım, seyyar fotoğrafçılığa profesyonel anlamda 1923 yılında başlar. Dönemin aktüel kadın dergisi olan Süs dergisinde yer alan “Muzaffer Hanım: Seyyar Fotoğraf” başlıklı bir haber şöyle bilgi verir: Artık kadınların “resimciye gitmek, ihtimal sıra beklemek, sanatkârın keyfine esir olmak, makine karşısında mum gibi dikilip durmak devri kapanmıştır. Kadınlar “Seyyar Fotoğraf Muzaffer Hanım”ı evlerine çağırabilecekler ve kendi istedikleri pozdaki fotoğraflarını da ona çektirebileceklerdi.

Yazı şu sözlerle devam ediyordu: Süs dergisinin yazarı kesinlikle haklıydı. Muzaffer Hanım gibi Müslüman bir kadın fotoğrafçının kendisini davet eden bütün kadınların bulundukları yere giderek fotoğraflarını çekmesi, Osmanlı fotoğrafçılığında yeni bir dönemin başlangıcıydı. Çünkü Osmanlı konaklarının mahrem ortamına bir kadının fotoğrafçı olarak girebilmesi, daha önce hiç resmi çekilmemiş büyük bir kadın kitlesinin de kendi doğal ortamlarında resimlenmesi ve ‘resim çektiren kadınlar’ kervanına katılması sonucunu doğuruyordu. Bu ise kadın fotoğrafçıların sanatlarını Müslüman Osmanlı toplumunun en mahrem kesimlerine, en alt katmanlarına bile taşıdıkları anlamına geliyordu.

Derginin verdiği bilgilere göre, “Seyyar Fotoğraf Muzaffer Hanım”ın fiyatları o sıralarda İstanbul sokaklarını mesken tutmuş olan erkek seyyar fotoğrafçıların fiyatlarından çok daha pahalıydı. Ancak, kendisinin diğer seyyar fotoğrafçılar gibi sokakta müşteri beklemek yerine, ev ev kapı kapı bütün İstanbul’u karış karış dolaştığı düşünecek olursa, “tramvay ve vapur bedeli hariç olmak üzere” almakta olduğu bu fotoğraf çekim ücretinin pek de abartılı derecede yüksek olmadığı anlaşılır. Yüksek fiyatlarına rağmen kendisine gösterilen rağbet ve talepten epeyce bunaldığından Muzaffer Hanım, kendisini okurlarına Süs dergisi aracılığıyla tanıtmakta, müşterilerinin kendisini çağıran mektup ve kartpostallarında belirlemek istedikleri randevuları en az bir hafta sonrasına vermelerini rica ediyordu.

Bugün, fotoğraf sanatı yaklaşık yüz yetmiş yılı geride bıraktı. Günümüzde fotoğraf savaş alanlarından, düğün salonlarına, fizik laboratuvarlarından, sergi salonlarına taşınıyor; hayatın içinde yer alıyor. Fotoğrafın gelişim süreci incelendiğinde çok kısa bir sürede sosyal hayatı bütünüyle kuşattığını görüyoruz. Susan Sontag Fotoğraf Üzerine adlı kitabında fotoğraf için şu saptamayı yapıyor: “Fotoğraf biriktirmek dünyayı biriktirmektir. Filmler ve televizyon programları duvarları aydınlatır, ışıkları titreştirir ve yok olup giderler; oysa durağan fotoğraftaki görüntü aynı zamanda hafif, üretimi ucuz, taşınması, toplanması ve saklanması kolay bir nesnedir.” Yanımızdan ayırmadığımız, özel ya da toplumsal hayatımızda karşılaştığımız her önemli anın kaydını yapmak için sarıldığımız fotoğraf makinemiz, 19. yüzyılın çığır açmış buluşlarından bir tanesidir.