HaberlerTarih & Kent Belleği

Ali Ağa Camisi

HAZİRESİYLE BİRLİKTE ALİ AĞA CAMİSİ VE 845 SOKAKTAKİ YAŞAM

Dört, beş yıl önce İzmir’in 3 özel kilisesini yazdıktan sonra bir de kentimizin tarihi camilerinden birini yazsam çok iyi olur diye düşünmüştüm. Ancak o cami, benim için ayrıcalıklı olmalı ve kimsenin pek değinmediğinden olmalıydı. Kemeraltı gezilerimde, başkalarının aksine ben; Memleket Hastanesinin arka taraflarını dolaşmayı yeğlemiş, o daracık sokaklarla, bahçeli cumbalı evlerle konuşarak geçmişi yaşamak istemişimdir. Hele Ali Ağa camisinin haziresindeki o güzel mezar taşlarını görünce bu semte olan ilgim, sevgim daha da coştu. Kesin kararımı verdim ve hikâyesini yazacağım cami, hazireleriyle birlikte Ali Ağa olmalıydı.

Odunkapı Mahallesi ve cam şişeden bardak

1940’lı yıllarda Arap fırını yakınlarda doğup büyüyenlerden Prof. Dr. Aydoğan Demir Hoca’nın kaleme aldığı çocukluk günlüklerine ulaşınca yazma hissim daha da depreşti. Allah uzun ömürler versin 1937 doğumlu Hocamız, doğup büyüdüğü Ali Ağa Camisi’nin bulunduğu Odunkapı Mahallesindeki anılarını en içten duygularla yazmış ve anlatmış. Yazdıklarını zevkle okudum. Hatıralarında; şimdiler de yerinde olmayan Sarı Kışla’dan ve hapishaneden de bahsetmekte olup o zamanki kentsel dönüşümün, tarihe nasıl saygısızca olduğunu söylemektedir. Bahçeli evlerle süslü 845 sokağın elektrikle, yan çıkmaz sokağın havagazı ile aydınlandığını, fenercilerin akşamları önce hava gazını açıp ucunda yanıcı olan uzun bir sopayla aydınlatmaları yaktığını, sabahları da gelip gazı kestiğini, çöp toplama işini, haftanın birkaç gününde eşekleriyle gelen çöpçülerin, tenekeler içine konan çöpleri aldığını anlatıyor. Bizler şimdilerde kavun karpuz kabuklarını aynı çöp kutusuna atıyoruz. Ama geçmişte her gün karpuz kabuklarını hayvanları için toplayan vatandaşlar da varmış. Onun anlatımından anlıyoruz ki mahallede yaşayanlar arasında mühendisten tutun öğretmene, esnaftan saatçiye kadar herkes varmış. Savaş yıllarında yoksulluk, daha da belirgin hale gelmiş ve pek çok aile bardaklarını şişelerden yaptırırmış. Cam şişeden bardak yapma tekniğini bilenler, mahalle mahalle dolaşıp üç kuruşa bu işi yaparlarmış. Kumaşlar her hafta sokağa uğrayan Yahudi bohçacıdan alınırmış. Terzi ise mahalledenmiş, ters yüz yapılan giysilerin, paltoların 10 – 15 yıl giyilmesiyle övünülürmüş. O devirde yokluk içinde yaşayıp ölenleri, rahmetle anıyorum.

“Tanrım o savaş günlerini, bu ülkeye bir daha yaşatmasın.” Ya şimdi mi? Tekstil firmaları 4 mevsim 4 ayrı model giysiler üretiyor, beğenmezsen kaldırıp atıyorsun.

Kemeraltı gezilerimde rotamda Ali ağa Camisi sürekli olarak vardı. Nedendir bilmem ama bu güzel cami, çevresiyle, mimari yapısıyla beni ayrı dünyalara götürüyor ve önündeki selvi ağacı ve de haziresiyle bana cezbedici geliyordu. Yanıbaşındaki tarihi konağın 19. yüzyılda İzmir limanı hamalbaşısı Hüseyin Ağa’ya ait olması da ilginçtir. Hüseyin Ağa, konağı yaptırmış ama hemen camiye bakan yüzüne de erken rahmet eden kızı adına çeşme hayretmiş. Kitabesini okutunca bu sokağa ilgim daha da arttı. Kitabede: “Frenk Gümrüğü Hamalbaşı Hüseyin Ağa, bu suyu insanlık adına ulaştıran ve bu çeşmeyi Kızı merhume Havva hanımın ruhu için inşa eyleyendir. Bilhassa bal şerbeti tadındaki bu suyu, hayırlara vesile olması adına bu kurnaya akıttı (1899)” yazıyor.

Ağa konusunda bir not düşmek istiyorum: Daha önceleri okuduğum belgede Hamalbaşı Hüseyin Ağa İzmir Frenk Gümrüğünü 6 bin altın karşılığı saraydan kiralamış. Yaz aylarını da Foça da geçirirmiş.

Bu tarihi konak, daha beş altı yıl önce harap halde idi. Çatı çökmüş ve evin içi molozlarla doluydu. Bu semtte eski ev arayan bir hanım meslektaşıma, burayı göstermiştim. “Gel bu eski konağı al geleceği çok parlak” demiştim. Gitti sahiplerini buldu, önce anlaştı sonra fiyat indirmeye kalktı, bir 10 bin lira yüzünden satış bozuldu. Şimdi birileri aldı. Restore etti, paha biçilmez diyebilirim. Arkadaşım şimdi pişman oldu ama iş işten geçti.