Burhan Uygur
Sevdayı acı çekmeden nasıl anlatabilir insan?
BURHAN UYGUR
İnsanoğlu binlerce yıl önce yazmayı keşfetmeden önce çizmeyi ve boyamayı keşfetti. Mağaralarda kaya parçalarının üzerine düşüncelerini ifade etmeye çalıştı. İlkel insan için bu çizimler sadece taklit değildi. Bu çizimlerin temsil ettikleri varlıkların kudretine sahip olduğuna inanıyorlar, bu çizimleri bir büyü çalışması olarak görüyorlardı. Paleolitik dönemde yaşayan atalarımız için doğadaki formları ve varlıkları resmetmek bir sanat eseri yapma amacını taşımıyordu. Amaç, bereketli bir avdı. Avının tuzağa yakalanması veya çizdiği av hayvanının gücünü elde etmekti. Tehlikeli, anlaşılmaz, ürkütücü doğa karşısında kendilerini korumak zorundaydılar. İlkel insan güçsüzlüğünü anlamıştı. Doğaya karşı korunmada, beslenmede, hayatını sürdürmek için büyüden destek almak zorundaydı. Böylece ilkel sanat dediğimiz bu çizimler bir büyü aracı olarak, insanın doğaya üstünlük sağlamasına yarıyordu. Bu sebeple ilkel insanlar büyücüydüler demek yanlış olmaz. Denetim altına almak istedikleri varlıkları ya da yaratıkları mağara duvarlarına çizerek büyüye daha fazla güç kazandırmak istemişlerdi. Hemen hemen beş yüzyıldır resimde nesne tuval üzerindeki yapıtı belirlemişti. Empresyonizm bu gelişmenin doruk noktası oldu. Öbür yandan, çağın değişen düşünceleri, bilim anlayışı ve felsefesi ile birlikte yeni bir ‘gerçeklik’, yeni bir ‘varlık’ yorumu ortaya çıkıyordu. Bu değişme, tüm kültür dünyasında meydana gelen bu kökten değişme, elbette sanat alanında da kendini gösterecekti. Artık sanatçı, nesneleri değil, nesnelerin anlamlarını resmetmek istemeye başlamıştı. Alışılagelen biçim anlayışı kalkıyordu. Örneğin Empresyonistler doğayı onlara göründüğü gibi resmetmişlerdi. Oysa artık yeni fikirler insanların doğaya ve sanata bakışını da değiştirmişti. Bir nesneyi kopya etme anlayışı bir yana itiliyor, ilgi nesnelerin kendisinden anlamlarına kayıyordu. Soyut sanatın aradığı obje, empresyonistlerin düşündüğü gibi, görülebilir olanlar değil, düşünsel olanlardı. Bu durumda resim sanatı aniden bir düşünme sanatı olmuştu. Soyut sanata geçiş aşamasında ilk basamağı oluşturan akım “kübizm” oldu ve ilk örnekleri Cezanne’in resimleriydi. Nesne artık doğayı taklit ederek oluşturulan değil, bilincin bir uzantısı olarak düşünsel olanı içermekteydi. Doğa ve canlıların görünüşlerinden faydalanmaktan vazgeçiliyor, renk, çizgi gibi biçimsel öğelerin kullanımı ile geometrik ya da amorf imgeler oluşuyordu. Bu durumda ortaya çıkan imge asıl nesneyi çağrıştırabileceği için soyut yerine “soyutlama” terimini kullanmak gerekir. Yani resmin başlangıcı doğadır, sonunda ise doğadan uzaklaşılmıştır. Soyutlamada başlangıç noktası ‘gerçek’ dünyadır; sanatçı, bir form seçer ve bu formu, ilk baştaki haliyle pek az bağlantısı kalıncaya kadar yalınlaştırır ya da değişime uğratır. Sanatçı, soyutlamasında gerçek dünyadan seçtiği bir nesneden yola çıkmış olsa bile, seçilen nesne yapıtın oluşması sırasında artık nesne olmaktan çıkmış, kendi özüne doğru yol almaya başlamıştır. Bir güvercin, ne bir güvercindir, ne bir kırlangıçtır, yalnızca kuştur, kuş imgesinin ta kendisidir. Picasso soyutlamayı şöyle anlatır: “Resimde gördüğümüz kuş hem kuştur hem değildir, somut olarak vardır oradadır ama yine de bir soyutlamadır. O bir simgedir ya da simgeler karmaşığıdır.” Soyutlama dış gözlemden iç gözleme geçiştir. Optik görüntüyü değil, içsel görüntüyü resmetmektir. Düşlenmiş doğanın karşılığıdır. Doğrudan tasvir değil, sanatçı tarafından ayrılmış, özetlenmiş, eksiltilmiş, yalınlaştırılmış biçimlerle meydana gelir. Çağımızda insan bir birey olarak hiçbir yüzyılda olmadığı kadar sorgulayıcı bir tavır içindedir. Kendine sahici olmak, yaşadıklarından her şeyi sanat malzemesi yapmak, süzmek, dinlendirmeye bırakmak ve çağın plastik diliyle kendi sanat dilini yeniden kurmak, ona kendinden bir şeyler eklemek! İşte sanatın özgünlüğü de, yeniliği de buradadır diyen sanatçılar önerilerde bulunurken, tartışırken hep sorgulayıcı tavır içinde olmuşlardır. Hayatı sorgulayan, sanatı sorgulayan, sanatçı olarak kendilerini sorgulayan bu kişiler farklı disiplinlerin ilişkisini kurup kendilerine göre yorumlamışlar, eserlerini üretmişlerdir. Kuşkusuz böylesi bir yaklaşım ucu bucağı olmayan tartışmalara götürecektir bizi. Olsun! Mademki sanattan söz ediyoruz, sanatı masaya yatırıyoruz, sanatı da tartışmaya açmalıyız. İşin özü sanatı kavramakta, onu anlamaya çalışmakta, sanatçıyı tanımakta yatsa da, sanatçı yarattığı eserle konuşan kişidir. Sanatçı da yapıt da mutlaka konuşmalıdır.

