HaberlerKültür & SanatManşet

Düşlerin Yönetmeni Federico Fellini

Düşlerin yönetmeni Federico Fellini

1993 yılında aramızdan ayrıldığında UNESCO bıraktığı sinema mirasını yaşatmak üzere onun adına bir madalya çıkarılmasını kararlaştırır ve daha sonra 1995 yılındaki Cannes Film Festivali’nde duyurulur. Sinemanın doğuşunun 1895 olduğu hatırlanırsa esasında bu ödül hem üstada hem de sinema tarihine saygı duruşudur. Sadece İtalyan sinemasına değil, dünya sinemasına damgasını vurmuş olan yönetmenin yaşadığı şehir olan Rimini, ölümünden sonra havalimanına onun adını verir. Entertainment Weekly dergisi onu dünyanın en iyi 10 yönetmeninden biri ilan eder. Sözünü ettiğim yönetmen Federico Fellini, bir başka adıyla Düşlerin Yönetmeni Fellini.

Ben kendi kelimelerimle onu şöyle tarif edebilirim. Bazen canınız sıkılır, sebepli ya da sebepsiz yere içinde bulunduğunuz durumdan, ruh halinden kaçmak istersiniz. Hiçbir şeyin salt kötü olmadığı ya da salt acı vermediği bir düşler dünyasına kendinizi kaptırıp gitmek… Hiç yaşamadığınız, yaşayamayacağınız zamanlara ve mekânlara kendinizi bırakıp adeta hipnotize olarak o kötü halinizden uzaklaşmak istersiniz ya… İşte böyle durumlarda sizi rahatlatacak film yönetmeni Federico Fellini’dir. Hiçbir zaman duyamayacağını bile bile, içinizden teşekkürlerinizi yollarsınız ona.

Fellini ismi tüm sinema endüstrisinin merkezinde, adı neredeyse sinema sanatıyla eşanlamlıdır. Duyar duymaz belirli bir tarzı ve dünyaya yönelik belirli bir tavrı çağrıştıran bir isimdir. Hatta ismi zaman içinde bir sıfata da dönüştü. Şöyle ki, diyelim bir yemek davetinin, bir düğünün, bir cenazenin, siyasi bir toplantının gerçeküstü atmosferini ya da tüm dünyanın çıldırmış hâlini tanımlamak istediniz bu durumu anlatmak için “Felliniesk” demek yeter.

Amerikalı yönetmen Martin Scorsese, onunla ilgili kapsamlı bir makale kaleme aldı. Mart 2021 tarihli Harper’s Magazine dergisinde yayımlanan yazıda Scorsese, onu şöyle tanıtıyor: “1960’larda Federico Fellini bir sinemacıdan çok daha fazlasına dönüştü. Tıpkı Chaplin, Picasso ya da The Beatles gibi, ürettiği sanattan çok daha büyüktü. Bir noktada olay sadece şu ya da bu filmle ilgili olmaktan çıktı, tüm filmleri birleşerek evrenin geneline yayılan kocaman bir jeste dönüştü. Bir Fellini filmi izlemeye gitmek Callas’ın şarkılarını dinlemeye, Olivier’nin oyunculuğunu izlemeye ya da Nureyev’in dansını seyretmeye gitmek gibiydi. Filmleri bile kendi ismini taşımaya başlamıştı: Fellini’s Satyricon, Fellini’s Casanova. Sinemada onunla karşılaştırılabilecek tek örnek Hitchcock’tu belki de, fakat Hitchcock başka bir şeydi; bir marka, kendi başına bir türdü. Fellini ise sinemanın virtüözüydü.”