Köşe YazılarıSağlık & Psikoloji

Korkularımız ve umutlarımızla

Yıllar önce ilgimi çekmiş, kitabını almıştım. Şimdi de zaman zaman okuduğum kimi metinlerde, Mısır Ölüler Kitabı’ndan alıntılar karşıma çıkar.

Bu eski Mısır inancına göre ölen kişi, Osiris ile birlikte kırk iki yargıç tarafından yargılanır. O kişinin yaşamış olduğu süredeki erdemli davranışlarını sınamak için de, terazinin bir kefesine kalbini, diğer kefesine de doğruluk tüyünü koyarlar. Tüy kalbinden hafif gelirse, ölenin iyi bir insan olduğu kanıtlanmış olur ve cennete gönderilirmiş. Bu arada yargılanan kişi, öldürmek, yalan söylemek, çalmak, zina etmek, kötü davranışlarda bulunmak gibi tüm bildiğimiz olumsuz eylemleri yapmadığını söyleyerek, birkaç kez temiz olduğunu belirtirmiş.

Bu eylemleri kınayan ya da cezalandırılması gerektiğini vurgulayan sözler, aslında birçok gelenek ve inançta da yer almaktadır. Ölen kişinin kendini savunduğu sözlerden her biri, kuşku yok ki incelenmeye ve yorumlanmaya değer. Nitekim bunlar, yüzlerce yıldır düşünce tarihinin temel konularını oluşturmaktadırlar. Ben yalnızca, yargılanan kişinin söylediği bir söz üstünde durmak istiyorum: “Benim yüzümden kimse korku duymadı!”

Şöyle bir sorunun geleceğini duyar gibiyim: Niçin yalnızca bu söz?

Bu tür bir erdem sınavı içinde sıralanan, o denli çok ve ağır eylemler içinden bu sözü seçmemin nedeni, korkutmanın, korkutulan kişiye verebileceği acı ya da zararın boyutunun kestirilememesi! Birinin malına zarar vermek, çalmak, yaralamak, hatta öldürmek… Her biri kişiye farklı şekilde, ancak sonucu belli bir zarar vermiş oluyor; oysaki korkutmak, kimi zaman işkenceye dönüşebiliyor. Öyle ki öldürmekten çok daha etkili olabiliyor. Nitekim Eski Yunan tragedya yazarı Aiskhylos, korkunun tüm silahlardan daha güçlü olduğunu söyler.

Daha çocukluktan başlayarak öcü gibi düşsel yaratıklarla korkutulmaya başlıyoruz. Doktor, polis, karanlık, köpek gibi birçok canlı ve cansız varlık yaşantımızın birçok döneminde korku nesnesi olarak karşımıza çıkabiliyor.

Bir inanca tutunmaya çalışırken, korkularla sınanmaya başlıyoruz. Öte dünyada hesap verme, cin, şeytan, cehennem… Her biri eğitim düzeyimizle orantılı olarak, tüm yaşantımızı etkileyebiliyor.

Kimi zaman düşünürüm: Ben ne kadar güçlüyümdür; doğa, insanlar, olaylar karşısında… Yaşadığım bazı sorunları, karşılaştığım engelleri maddesel olanaklarımla, bilgimle, sezgilerimle, deneyimlerimle aşabilirim; ama bu güç, elbette ki bir yere kadar sınırlıdır. Bir an geliyor doğa, onun karşısındaki zayıflığımı acımasızca gösteriyor. Nitekim salgın, deprem, fırtına gibi ağır yıkımlarla birlikte, ölümlerin yaşattığı sarsıntılar, zaman zaman hepimize bunu anımsatmakla kalmıyor, doğanın gücü karşısında yenik düşüyoruz. Bu yüzden bir korku kıvılcımının ömür boyu pusuda beklediğini söyleyebilirim.

Kimimiz inançları nedeniyle doğanın yarattığı yıkımları, Tanrı’nın insanlara verdiği birer gözdağı diye nitelendirirken, bilimden yana olanlar, bunların neden ve sonuçlarını verilerle açıklayabiliyorlar. İster birer söylence isterse gerçek olarak görelim, Tevrat’ta geçen yüzyıllar öncesindeki bu olaylardan kendimize göre dersler çıkarabiliriz. Nitekim Musa, Tanrı’nın sözcülüğünü üstlendiğinde, Firavun’u doğal olaylarla korkutmuş, ondan sonra Yahudi toplumunun özgürlüğe kavuşmasını sağlamıştır. Öte yandan doğanın işleyişini inceleyen, onun yetkinliğine hayran olan bilim insanlarının düşüncelerini anımsayalım. Onların, din olgusuna karşıt bir görüş olarak, doğayı Tanrı ile özdeşleştirdiklerini okuyoruz. Bu tür dinsel ve düşünsel konuların sarmalına daha çok girmeden şunu söylemek istiyorum:

Dinsel inançlar, her zaman insanların korkuları karşısında birer sığınma limanı olmuşlardır. Buna karşın kimi özgürlüklerimizi sınırlayarak, umut sağlamışlardır; hem yaşarken hem de ölüm sonrası için… Bu beklentilerden bazıları yaşam alanlarımız içinde sınırlı kalırken, kimilerini de toplumsal boyutta etkilemiştir; yüzlerce yıldır insanlığı kurtaracak bir Mesih beklentisinde oldukları gibi…

Öykü bu ya, tüm ettikleri duaların sonunda nihayet Mesih bir kasabada cemaate görünmüş. Tüm Yahudiler büyük bir coşkuyla bu olayı kutlamaya hazırlanmışlar. İçlerinden bir Haham oldukça kaygılıymış. Sonunda dayanamayıp Mesih’in yanına gitmiş ve ona şöyle demiş: “Daha önce dünyaya gelip gelmediğinizi soran olursa sakın yanıtlamayın!”

Haham yüzyıllardır bir beklenti içinde olan bu insanların, bir anda düş kırıklığına uğrayabilecekleri için mi kaygılanmıştır, kim bilir? Belki de Mesih şayet daha önce yeryüzünde görünmüşse, geçen bu süre içinde değişen bir şeyin olmadığını insanların anlayacakları içindir.

Sanırım umut barındırmayan bir inancın, uzun bir süre insanları etkilemesi beklenemez.

José Saramago, Görmek romanında umudu tuza benzetir. Beslemez, ama ekmeğe tat verdiğini söyler. Hayatımızın her anında, daha güzele, daha iyiye ulaşmak için hepimizin ona sıkıca sarıldığı gibi…

Uzun söze gerek yok: Ne denli kendimizi özgür hissetsek de, bir yanda korkularımız, öte yanda umutlarımızla yaşantımızı sürdürüyoruz.