Gezi & RotaHaberlerTarih & Kent Belleği

Çan, Ezan, Hazan…

ÇAN, EZAN, HAZAN…

Antik ve tarihi kentler, müzeleriyle birlikte değer kazanır. Mesleğim gereği gezilerimde önceliği, arkeoloji müzelerine veririm. Nerede yeni müzemiz kurulmuşsa o kente hemen gitmeye özen gösteririm. Müzeyi ziyaret eder, eserleri en ince ayrıntısına kadar inceler ve yazıp sizlere sunmaya çalışırım. Yeni Antakya müzesi ise birkaç yıl önce açıldı ama bugüne kadar pandemi nedeniyle orayı ziyareti, hep ertelemek zorunda kalmıştım. Şu sıralar uçak seyahati için çekincelerim biraz azalınca gitmeye karar verdim. Bu düşüncemi, geçenlerde Levent arkadaşımla paylaşınca ‘‘Bu geziyi kuzenim Şerif’le birlikte hep beraber yapalım. O sık sık yeni müzeyi gezdi ve gezdirdi, bize de anlatmaktan da zevk duyar’’ dedi. Ben de ona ‘‘O zaman hemen harekete geç, Şerif kardeşimiz oteli, uçağı, otobüsü ayarlasın’’ dedim. Böylece biz üç rehber arkadaş, 33 yıllık dostluğumuz adına fırsat bu fırsat deyip 3 günlük Antakya seyahati yapmaya karar verdik. Bu gezimizin rehberlik ve her türlü organizasyonunu Şerif kardeşimize bıraktık. O iyi bir Anadolu tur rehberidir. Onunla dostluğum ta 1986 yılına kadar gider ve tanışmamızın şöyle ilginç bir hikâyesi var, sizlere de anlatmak isterim.

Kaderim Kuşadası’nda yazılmış!

Ben, o yıllarda genç bir öğretmenim; ancak gönlüm turizmden yana. O vakitler Kuşadası turizmin lokomotifi. Bu işi kaynağında öğrenmeliyim deyip, yaz tatilinde ufak bir valizle Kuşadası’na gittim, yerleştim ünlü Akdeniz Pansiyona. Para pulda gözüm yok. Amacım sadece orada turizmin nasıl işlediğini görmek. İlk günler de bir yandan liman balıkçı kahvesinde kahvaltımı yaparken bir yandan da gemilerden çıkan turistleri seyrediyorum. Gemiler, limana yanaşınca gümrük binası etrafında otobüs şoförleri, acenteciler, rehberler koşuşturmaya başlıyor. Otobüsler dolunca, hemen Efes antik kentine doğru yol alıyordu. Gene böyle bir seyirden sonra Orient Bazar sokağına gayri ihtiyari dalıyorum. Solda Kardeş Butik adlı deri mağazasında yabancı dil bilen eleman aranıyor diye bir yazı gözüme ilişti. Çalışmak hiç aklımda yokken, birdenbire bana cesaret geldi, girdim içeri, ‘‘Ben sizlere yardımcı olmak isterim’’ dedim. Avusturya’da yaşayan bir bey o şirkete ortak olmuş, sadece o yaz orayı çalıştırıyordu. Sonradan samimi olduk. Gemi olduğu günlerde onlara yardım ediyor, boş günlerde ise kalenin dibindeki Kafe beach de vakit geçiriyordum. Orient Bazar’ın arka girişinin karşı tarafında küçük ama güzel vitrinli bir halı dükkânı vardı. Mağazanın sahibi, kentin fenomenlerinden Papaz Fevzi adlı eski bir rehberdi. Komşuların dediğine göre halı mağazasının mutfağında her zaman bir toprak güveç bulundururmuş. Samimi olduğu turistlere o güveçte yemek yapar, sohbeti koyulaştırır, bir halı daha satarmış. Nurlar içinde yatsın geçen yıl onu da kaybettik. İşte onun halı mağazasına genç bir delikanlı satış elamanı olarak başlamıştı. Her sabah, akşam bizim dükkânın önünden geçerdi. Yine bir akşamüstü geçerken selam verdi. Fevzi abinin yanında çalışmaya başladığını anlattı. İşte bu selamdan sonra biz iki bekâr her akşam yemeklerimizi beraber yiyoruz ve de sohbetler ediyoruz. Dostluğumuz ilerledi; ama daha sonra o işten ayrılıp İzmir’e geçti. Kader mi diyeyim ne diyeyim, bilemiyorum, bu tanışmadan iki yıl sonra onunla yollarımız Bergama’da tekrar kesişti. Kuzenleri Ömer ve Levent ile birlikte Bergama Küçükköy de bir halı köyü kurmuşlar. Çevreye aşina, turizmle uğraşan birine ihtiyaçları varmış. Şerif kardeşim, onlara benden bahsetmiş, Mehmet’i şirketimize transfer edelim demiş ve kabul ettirmiş. Ben de rehberlilik sınavını kazanınca, öğretmenliğe veda edip onlarla birlikte turizme geçiyorum. Allahları var beni hep aileden bildiler ve dostluğumuz bugünlere kadar geldi. Ve bugün bu dostluğun anısına hep beraber ailecek bu geziyi yapıyoruz.

Antakya gezimiz

Programda muhteşem Antakya Arkeoloji Müzesi, Asfuroğlu Müze Otel, St. Piyer Kilisesi, Hıdır bey Köyü, Vakıflı Köyü, Hızır Türbesi, Titus tüneli, Altınözü Cam terası, Habibi Neccar Camisi, Ortodoks kilisesi, Uzun çarşı ve yöresel yemek tadımları var…

Bu gezimizin şoförü Antakya’dan Mehmet Ali idi. İlk gün, sabah erken saatlerde Hatay’a indik. Dosdoğru tarihi yapıdaki Petek restorana, kahvaltıya koştuk. Sonra ver elini Antakya Arkeoloji Mozaik müzesi. Aman Allahım ne müthiş bir müze. Daha girişte geniş bir hol sizi içeri davet ediyor. Müzenin ilk iç holünde MÖ 9. yüzyıla ait Hitit Kralı 2. Şippuliluma’nın heykeli karşılıyor. İri orijinal gözleriyle bir elinde ok bir elinde başak ile bizi selamlıyor. Yazıtında halkı için yaptıklarını anlatıyor. Bu heykelin kompozisyonun ifadesi şöyle; ‘‘Mızrağımla ülkem için savaştım, halkım aç kalmasın diye tarımla uğraştım.’’ Şerif kardeşimiz ve biz ise anlatıma zaman zaman yorumlarımızla katılıyoruz. Yalnız aramız da gizli santrafor gibi bir 4. rehber daha var: Şerif’in sevgili eşi Meltem Hanım. O da bizler gibi yıllarca Anadolu da Alman gruplarına hizmet etmiş, eserlerin detaylarına o da katkıda bulunuyor. Hatay kentimizdeki Arkeoloji müzesini, dünyanın en büyük Mozaik Müzesi diye de adlandırabiliriz. Her objenin, mozaiğin bir hikâyesi ve mitoloji de karşılığı var. Eserler o kadar müthiş ki müzeyi gezmeye doyamıyorsunuz. İleriki aylarda Antakya müzesi mozaiklerini yazacağım için şimdi birkaç değerli eseri sizler için betimleyeceğim. Örneğin bunlardan ilki, önünde zevkle fotoğraf çektirdiğim Bağbozumu Mozaiği: Sanatçı o kadar güzel resmetmiş ki gıptayla bakıyorsunuz. O zamanın Çiftçisi, üzümlerini hasat etmiş küfelere koymuş, eşeğine yüklemiş, yularından tutup evine ya da pazara götürüyor. Eser çok canlı renklerle sunulmuş.

Soteria Mozaiği ise: Hamam taban mozaiği, 5. yüzyıla ait. Mozaiğin orta yerinde bir dairenin içinde, başında altın taç, boynunda kolye olan dolgunca gürbüz bir kadın figürü bulunuyor ve bu mozaikle hamamda kazanılan sağlığa vurgu yapılıyor.

Bir ilginç mozaik ise Kem Göz Mozaiği… Anlam olarak bana –elem tere fiş kem gözlere şiş–sözünün kaynağı gibi geliyor. Orta kısımda oklar batırılmış, çeşitli hayvanlarca gagalanan bir kemgöz var. Herhalde nazardan korunmak için yapılmış…